2008
1
Şub

(detaylı bilgi için bakınız)

Bu yılın Mart Ayında İsviçre’nin Lozan Kentine Doğu Perinçek’in mahkemesinde tanıklık etmek için gittim. Bildiğiniz gibi Dr. Perinçek bir Ermeni soykırımı olduğunu reddettiğinden dolayı yargılanmaktaydı. Vaud Kantonu, Lozan Vilayeti kanunlarına göre, Perinçek şüphe götürmez bir şekilde suçluydu. Çünkü böyle bir soykırımın yaşanmadığını söylemişti. Kanun, Ermeni Soykırımını açıkça reddeden herkesin suçlu olduğunu söylemekteydi. Bu nedenle Perinçek İsviçre Yasasına göre suçluydu. Aynı zamanda Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu da İsviçre’de sözde soykırımı reddetmişti. Prof. Dr. Halaçoğlu’da aynı kanuna göre suçluydu. Gerçeği söylemek gerekirse, ben ve diğer başkaları da bir Ermeni soykırımı olduğunu reddettiğimiz için aynı kanuna göre suçlu olabilirdik.

Lozan’daki gerçek sorun soykırım olmamalıydı. Gerçek sorun böylesine adil olmayan kanunun varlığıdır. Gerçek sorun bir insan hakları sorunu olmalıydı. Bir kişi tarihsel bir gerçek olduğuna inandığı bir fikri savunduğu için mahkemeye çıkarılmalı mıdır? Gerçek sorun insan hakları olmalıdır. Belirli bir toplum, yani Ermeniler, kendileri ile aynı fikirde olmayanları hapsetme hakkına sahip midirler?

ANAYASA

İsviçre Anayasası Teoride konuşma özgürlüğünü garantilemekte ve “Her birey kendi fikirlerini serbestçe şekillendirme, ifade etme ve yayma hakkına sahiptir.” demektir. Dr. Perinçek ve Prof. Dr. Halaçoğlu kısaca haklarını kullanmaktadırlar.

Lozan’daki mahkemenin vermesi gereken karar insanların ellerinden hiçbir zaman alınamayacak hakları olduğu olmalıydı. Mahkeme, İsviçre Anayasasının konuşma özgürlüğünü garantilediğine karar vermeliydi. Eğer insan haklarını savunmak istemeseydi bile, yargıç, en azından Dr.Perinçek’in teorik olarak suçlu olduğuna, ancak bu konu üzerinde daha yüksek bir anayasa mahkemesinin karar vermesi gerektiği yönünde karar verebilirdi. İddia edildiği gibi bir Ermeni soykırımı olduğunu göz önünde bulundurmaya gerek bile kalmayabilirdi. İsviçre’deki sorun soykırım değil, insan hakları olmalıydı.

Fakat gerçekleşen şey bu değildi. Dava insan hakları üzerine bir dava değildi. Konuşma özgürlüğü hiçbir zaman söz konusu olmadı. Dava iddia edilen Ermeni soykırımı hakkındaydı. Mahkeme, bir Ermeni soykırımı olup olmadığına karar vermek için düzenlenmişti.

Burada sizlerin dikkatini çekmek isterim ki, hiçbir mahkeme tarih hakkında karar verecek kadar yetkiye sahip değildir.

Ben, mahkemeye uzman tanık olarak çağrıldım ve yargıç ve avukatlar tarafından sorgulandım. İlk olarak, yargıç beni sorguladı. Soruları, ona göre en önemli şeyin ne olduğunun ipuçlarını vermekteydi. Dr. Perinçek’i tanımakta mıydım? Talat Paşa Grubu’nun bir üyesi miydim veya bu grupla bir ilişkim var mıydı, veya İşçi Partisiyle ilişkili miydim? Dr. Perinçek’in avukatları mahkemede ne söyleyeceğimi önceden bana anlatmışlar mıydı? Daha da hakaretvari bir şekilde, yargıç, tanıklığım için bana ödeme yapılıp yapılmadığını sordu. Cevap olarak Talat Paşa Grubu ve İşçi Partisi’yle alakalı olmadığını ve Dr.Perinçek ile daha önce bir kez bir akşam yemeğinde karşılaşmış olduğunu anlattım. Avukatları daha önce hiç görmemiştim, ve mahkemede ne söyleyeceğim bana asla telkin edilmemişti. Ayrıca, tanıklığım için hiçbir ödeme alamadığımı da izah ettim. Lozan’a tarihi açıklamak için gelmiştim, bana ücret ödendiği için ve Türkler ile ilişkilerim olduğu için değil.

Yargıcın soruları tuhaftı. Genelde uzman tanıkların yeterlikleri hakkında sorgulanması beklenir. Bana sorulması gereken sorular çalışmalarım hakkında olmalıydı. Ben davada Osmanlı Tarihi uzmanı olarak mevcut bulunmaktaydım. Yargıç benim bir Osmanlı Tarihçisi olarak itimat edilebilir olup olmadığımı anlamak için sorular sormalıydı, çünkü önemli olan buydu. Kaç kitap yazmıştım? Kaç makale? Hangi yüksek öğrenim burslarına ve payelerine layık görülmüştüm?

Yargıç bunların hiç birini bilmek istemedi. Sadece Türkiye’de kazanmış olduğum payeleri dikkate aldı. Yazdıklarımın Türkiye’de değil, genelde Amerika ve İngiltere’de yayınlandığını öğrenmiş olmalıydı. Bu beni tarafsız bir akademisyen olarak mahkemeye kabul ettirebilirdi, ancak yargıç bunu bilmek istemedi, sadece beni Türkler ile ilişkilendirmek istedi. Neden? Bunun tek cevabı, yargıcın Türkler ile olan bağlarımı tanıklığımın güvenilmezliği için bir sebep olarak görmesiydi. Bu da çok tuhaftı. Tabii ki Türkiye Tarihi’ni araştıranlar için Türkleri bilmek esastır. Türkiye’de hiç çalışmamış, Osmanlı Türkçesi okuyamayan ve Osmanlı arşivlerini hiç görmemiş birinin tanıklığı ne kadar güvenilir olabilir ki? Yine de, açıkçası bütün bunları yaptığım için, tanıklığım şüpheli ve güvenilmez olarak kabul edildi.

Dr.Perinçek’in avukatları ve savcıdan gelen sorular daha mantıklıydı: Osmanlı İmparatorluğunda kaç Ermeni yaşıyordu? Kaçı ölmüştü? Türkler katliama kurban gitmiş miydi? Ermeniler katliama kurban gitmiş miydi? Her iki tarafta acı çekmiş miydi? Ermeni tarafının avukatları kanıt olarak Britanya Propaganda Bürosu’nun çalışmalarını sundular. Benim cevaplarımın yargıç üzerinde çok az etkisi olduğu açıktı.

Soruları izin verilen çok kısa zaman periyodu boyunca elimden gelen en iyi şekilde cevapladım. Ancak, mahkemeye kısa tanıklık süresinin tarihi soruları gerektiği gibi ele almak için yeterli olmadığını da anlattım. Sorun buydu. Bir adamın cinayetten yargılandığını farz edelim. Mahkeme bir çok tanığı dinleyecek ve bir çok belgeyi inceleyecektir. Dava bir çok hafta boyunca sürecektir. Lozan mahkemesinde bütün bir ulus cinayetle suçlanmıştır. Bu dava altı yıla yayılan olaylar dizisinin ele alınmasıyla çok karışık bir hale gelmiş olmalıydı. Ama, Lozan Mahkemesi sadece bir gün sürdü. Suçlanan tek bir adama masumiyetini ispatlaması için bir çok hafta verilmektedir. Masumiyetlerini ispatlaması için Türklere sadece birkaç saat verilmiştir.

Tarih ne mahkemeler ne de parlamentolar tarafından yargılanmamalıdır. İyi tarih açıklanması zaman alan ve anlaşılması uzun süren bir şeydir. Tarihi iyice bilmek yıllarca süren bir çalışma gerektirir. Hiçbir yargıç ve parlamentonun Osmanlı tarihi üzerinde uzman olması mümkün değildir. Yine de yargıçlar ve parlamentolar üzerinde az bir bilgiye sahip oldukları konularda karar verme hakkına sahip oldukları kanısındadırlar. Bu böyle olmamalıdır. Tarih tarihçilerin işidir, yargıçların ve parlamenterlerin değil.

Dava insan hakları üzerine olmalıydı. Aksine, dava bir Ermeni soykırımı olup olmadığını araştıran bir davaydı. Açıkçası, insan hakları üzerine adil bir dava değildi. Soykırım sorunu hakkında ise kesinlikle adil bir dava değildi.

Hayatımın çoğunu Osmanlı Tarihi çalışarak geçirdim. Benden başka bir çok kişi de aynı şeyi yapmıştır. Türk-Ermeni Sorunları üzerine yüzlerce kitap yazılmıştır. Ermeni sorunu karmaşıktır. Basit bir dava tanıklığıyla tarif edilemez. Osmanlı Tarihi hakkında çok az bir şey bilen bir yargıcın gördüğü bir dava gerçek tarihin ortaya çıkarılacağı bir yer değildir. Böyle bir yargıcın kararı güvenilir olmayabilir. Nihayetinde, İsviçreli yargıç kararında bir Ermeni soykırımının gerçekleştiğini açıklamıştır. Hangi kitapları okumuştur? Hangi arşivlerde araştırma yapmıştır? Bu konuyu kaç yıl boyunca çalışmıştır?

Yargıç tabi ki araştırma yapmamıştır. Çoğu Türkçe, Osmanlı Türkçesi ve Ermenice yazılmış olan kitapları da okumamıştır. İngiliz, Fransız, Alman ve Rus arşivlerini de araştırmamıştır. Eğer böyle yapmış olsaydı, ne kanun adamı nede yargıç olmaya vakti kalırdı.

Bu anlatılanlar sözde soykırımın reddini bir suç yapan kanunu geçiren İsviçre yerel parlamentoları için de geçerlidir. Lozan mahkemesinde olduğu gibi, İsviçreli kanun koyucular, kanunlarını geçirmeden önce tarihi hiçbir zaman araştırmamışlardır. Tarihin araştırılmasını bir suç olarak ilan etmeden önce, tarihi araştırmamışlardır. Bu aynı zamanda bir Ermeni soykırımı olduğunu kabul eden kanun tekliflerini geçiren bir çok parlamento içinde geçerlidir. Araştırma yapmışlar mıdır? Konuyu bilmekte miydiler? Hayır. Parlamentolar tarihi hiç araştırmamışlardır.

Ermeni sorunu gibi zor tarihsel meselelerin görüleceği yer, tarihçiler arasındaki tartışma ortamıdır, mahkeme salonları veya parlamentolar değil. Avukatlara münasip iş hukuktur. Tarihçilere münasip iş ise tarihtir.

Parlamentoların tarihsel konular hakkında kanunlar geçirebilmesinin uygun olduğu konusunda şüphelerim var. İsviçre yerel parlamentosu, Fransız parlamentosu AB parlamentosu veya Amerikan kongresinin çoğu üyesi bu görüşe katılmamaktadır. Bu kişiler siyasi sebeplerden dolayı, kendilerini tarih üzerinde yargıya varmak zorunda hissetmektedirler. Eğer bunu yapmaya devam etmekte kararlılarsa en azından bunu adil bir şekilde yapmalarını öneririm. Bu kişiler tarihçiler arasındaki tartışmalara sponsorluk etmelidirler. Kanunların her açıdan inceleneceği komisyonlar kurmalı ve bunlara mali destek vermelidirler. Böylece, bu komisyonların bulgularını değerlendirerek bir karara varabilirler.

Bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Ermeni Sorunu üzerine konuşma özgürlüğü ve dürüst tarih araştırmacılığı, siyasi savaşı kaybetmektedir. İsviçre kantonları konuşma özgürlüğünü bir suç haline getiren yasalarını geçirmişlerdir. Fransız parlamentosu da aynı şeyi yapmaya çalışmaktadır. Avrupa Birliği sözde Ermeni soykırımının reddini üç yıl hapis ile cezalandırmayı düşünmektedir. Parlamentoları ”soykırım yasa teklifleri” geçirmeye zorlayan siyasi güçler tartışma istememektedirler. Tarihi konuların gerçek anlamda ele alınmasını istememektedirler. Amaçları bilimsel değil, politiktir. Bu güçler nesiller boyu propaganda ile beslenen bir çok Avrupa ve Amerikalı’nın bir Ermeni sorunu olduğuna inandıklarının farkındadırlar. Parlamentolara bu kanunları geçirmeleri için baskı yapan Ermeni milliyetçileri, gerçek ortaya çıkarsa bütün bunların değişeceğinden korkmaktadırlar. Gerçekten o kadar çok korkmaktadırlar ki, parlamentoları dürüst tarihçileri hapse gönderen yasaları geçirmeye yönlendirmektedirler.

Sorulması Gereken Sorular

Ermeni sorunu hakkında karar verecek yetkili bir mahkeme asla olmayacaktır. Böylesi bir mahkemenin yargıçlarının Osmanlı tarihinin yanı sıra hukukunda bilmesi gerekmektedir. Böyle yargıçlar dünyada yoktur.

Ancak, dürüst bir mahkemenin mevcut olduğu düşünülebilir. Bu mahkemenin tarihi iyi bilen tarafsız yargıçlardan oluştuğu varsayılabilir. Bu yargıçlar bir Ermeni soykırımı olup olmadığını araştırabilirler. Bütün gerçekler göz önünde bulundurulabilir, ve kararını verirken mahkeme bu noktaları hesaba katabilir.

SORULMASI GEREKEN SORULAR

* Soykırım nedir?
* Anlaşmazlığı kim başlatmıştır?
* Başkaldıran Ermeniler Rusların müttefiki midir?
* Osmanlının Ermenileri katletmek istediğine dair her hangi bir sabit kanıt var mıdır?
* Tehcir Ermenileri katletmek için mi tasarlanmıştır ?
* Ölenler gerçekte kimlerdir?
* Kime güvenilebilir; Osmanlıya mı, düşmanlarına mı?
*

İlk Olarak, Soykırım Nedir?

Bir çok insan için soykırım kelimesi bir hükümetin geniş bir topluluktaki herkesi öldürmeye çalıştığı korkunç bir suç anlamına gelmektedir. Soykırım, insanların aklına Hitler ve Yahudileri getirmektedir. Gerçektende tarihteki hiçbir şey Holocaust (Yahudi soykırımı) kadar berbat değildir. Hitler’in bütün Yahudileri öldürme arzusuyla karşılaştırabilecek uygun bir şey yoktur. Ancak bir çok insan soykırım kavramını genelleştirmeye çalışmıştır.

SOYKIRIM

Standart tanımlardan birisi şöyledir:” soykırım, bir topluluğu yok etmeyi tasarlayan bir devlet veya başka bir otoritenin, bu topluluğu tek taraflı bir şekilde toplu olarak katletmesidir. Bu topluluk ve bu topluluğa üyelik soykırım suçunu işleyen otoritenin kendisi tarafından tanımlanır”[1] Bu tanım çoğu insanın aklındaki soykırım kavramına uygundur; bir grubun tüm üyelerini öldürmeye çalışan bir hükümet vardır. Katletme işi tek taraflı olmalıdır, yani birbirlerini öldüren iki grup söz konusu olamaz. Diğer tanımlamalarda, söz konusu topluluğun masum ve savunmasız olması gerektiği üzerinde hemfikirdir, ancak, bazıları soykırımı belirli bir topluluğun bir kısmına da uygulanabilir olarak tanımlamaktadır. Birleşmiş Milletler soykırımı” milli, etnik, ırksal veya dinsel bir grubun tamamını veya bir kısmını yok etme”ye kastetme olarak tanımlamaktadır.

İlk tanım, hemen herkes tarafından anlaşılabilen ilk tanım, Osmanlıya uyarlanamaz. Savaş boyunca İstanbul, Edirne ve İzmir’deki Ermenilere kimse saldırmamış bunlar yerlerinden edilmemiştir. Eğer Osmanlı soykırım niyetinde olmuş olsaydı, ilk ölenler Osmanlı Ermenileri olurdu, çünkü en kolay hedefler bu kişilerdi. Ama, İstanbul Ermenileri ölmedi. Yerleri değiştirilen Ermenilerin çoğu da yaşamıştır. Bu hiçbir şekilde bir soykırım olamaz.

Diğer tanım, BM tanımı, biraz daha sorunludur, çünkü çok zayıf bir tanımdır. Bir topluluğun “bir kısmı” neyi ifade etmektedir? Osmanlı Ermenilerin ”bir kısmını” mı yok etmek istemiştir ? Evet, Osmanlı kendisine karşı savaşan Ermenileri yok etmek niyetindeydi. Ermeniler ve Ruslarda Türk halkının “bir kısmı”nı öldürmek istemişlerdi, ve böyle de yaptılar. Gerçekten, bu tanıma göre tarihteki her savaş bir soykırım içermektedir. Bu tanım anlamsızdır.

Geriye Ermenilerin masum ve aciz olup olmadıkları sorusu kalmaktadır. Savaşta ölen Ermenilerin çoğu gerçekten de masumdu, çünkü girmeyi istemedikleri bir savaşın ortasında kalmışlardı. Bu durum Türkler ve Kürtler için de aynıydı. Son tahlilde gerçek şudur ki, Ermeniler savaşta Rusların saflarında yer almışlar, çok sayıda Türk ve Kürt öldürmüşlerdir. Bu durumda hiç kimse “masumiyet”ten söz edemez. Türkler ve Ermeniler arasındaki savaş hiçbir zaman tek taraflı değildi. Bunun ispatı basittir: Ermenilerden çok daha fazla Müslüman ölmüştür.

Soykırım kelimesi siyasi bir araç haline gelmiştir. Bu kelime sadece Türklere saldırmanın bir aracı olarak siyasi bir anlam bulmaktadır. Tarihsel olarak, 1. Dünya Savaşı sırasında Anadolu’ya uyarlanacak olursa hiçbir mantığı kalmamaktadır. Kelimeyi unutup gerçeklere bakmak daha iyi olacaktır.

Anlaşmazlığı Kim Başlatmıştır?

Bu önemli bir sorudur. Ermeniler Osmanlı İmparatorluğu’na bir tehdit teşkil etmezken, Türklerin masum Ermenileri öldürmeye karar verdiği sıklıkla söylenen bir şeydir. Eğer Ermeniler ilk olarak Osmanlıya saldırmış olsaydı bundan bahsedilebilir miydi? Herhangi bir Osmanlı hareketinden önce Ermeniler başkaldırıp, Müslümanları öldürmeye başlamışsa, bu soykırım olarak adlandırılabilir miydi? Hayır. Gerçekte olanlar, tamı tamına bunlardı.

VAN

Ermeni isyanının merkezi olan Van ilinde memurlar, askerler, jandarma ve Müslüman sivillere yapılan saldırılar, henüz Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı’na girmeden önce başlamıştır. İsyan Çatak’ta başlamış ve savaşın başlamasıyla birlikte yayılmıştır. Taşnak Partisi’nin önderlik ettiği Eski Van’daki Ermeni asiler, savaştan önce 1914 Ekim’inde isyanı planlamak için buluşmuşlardı. Yine Van’dan bazı asiler, savaş başlamadan önce isyanı organize etmek için Rusya’ya gitmiş ve Taşnak Partisi Rusya’dan büyük miktarda parayı yardım olarak almıştır. Bu olayların hepsi Ermenilerin tehciri emredilmeden bir çok ay önce meydana gelmiştir. Tabii ki bunların hepsi Tehcir Emrinin sebebidir.

Başkaldıran Ermeniler Rusların Müttefiki midir?

Rus ve Taşnak arşivlerinin tümü açılmadan, Ruslar ve Ermeniler arasındaki işbirliğinin tüm kayıtlarını görmek mümkün olmayacaktır. Ancak, Ermenistan Cumhuriyeti’nin ilk başbakanının Taşnakların Ruslarla ittifaka girdiği açıklamasını yaptığını bilmekteyiz. Kesin olarak bilmekteyiz ki, Ruslar Ermenilere büyük miktarlarda para ve silah yardımı yapmıştır. Sadece Taşnak Partisi’ne 2.4 milyon ruble yardım yapılmıştır. Belki de, Ermenilerin Ruslar tarafından ne derece yönlendirildiğini hiç bilemeyeceğiz. Fakat, Ermenilerin Ruslara büyük bir fayda sağlamış olduğunu bilmekteyiz. Emirleri kimin verdiği çok da önemli değildir. Önemli olan, Ermenilerin Rusların müttefikiymiş gibi davranmış olmasıdır. Osmanlı Ermenileri kendi hükümetlerin karşı casusluk ve sabotajcılık yapmış ve Ruslara milis kuvvetler olarak değerli hizmet vermişlerdir. Gerçekte, Osmanlı Devletinin düşmanlarıdırlar.

ASKER KAÇAKLARI

1. Dünya Savaşı yaklaşıp, Osmanlı Ordusu seferber edilince, ülkelerine hizmet etmeleri gereken Ermeniler, tam tersine Ruslar ile taraf olmuşlardır. Osmanlı ordusu şöyle bir gözlemi rapor etmiştir:”Hopa-Erzurum-Hınıs-Van hattının doğusunda kalan kasaba ve köylerde seferberlik emrine tabi Ermeniler, askere alınma emrine uymamış, aksine Doğu sınırına doğru hareket ederek Rusya’daki seferberliğe katılmışlardır”. Bu bölgedeki Ermenilerin Osmanlı ordusuna 50.000’den fazla asker vermiş olması gerekmektedir ki, bu güç Rusları yenmek için fazlasıyla yeterlidir. Ayrıca bu rakam Yunan Adaları’na, Mısır’a ve Kıbrıs’a kaçan genç Ermeni erkeklerini içermemektedir. Tabii ki, Ermenilerin tamamı askerlikten kaçmaya muvaffak olamamıştır. Askere alınanların büyük bir bölümü daha sonra tüfekleriyle birlikte askerden kaçarak Ruslara katılmıştır.

Asker kaçaklarının çoğu Rusya ve İran’a gitmiştir. Çoğu Rus kuvvetlerine katılarak askeri birimlerde eğitim görmüş veya Rus işgalcilere rehber olarak hizmet vermişlerdir.Fakat çoğu ülkeden ayrılmamıştır. Dağa çıkarak Osmanlı askerleri, jandarmaları, memurları ve Müslüman köylerine saldıran “çete” denen kuvvetleri oluşturmuşlardır.

YOLLAR

Bu Ermeni çeteleri Osmanlı’nın savaş çabalarına büyük sekte vurmuştur. Osmanlı ordusu Erzurum ve Van illerinde Ruslarla savaşmaktaydı. Bu cephelere malzeme ve asker taşıyacak kadar iyi durumda olan çok az yol vardı. Bu yollar ayrıca hasta ve yaralıların güvenli cephe gerisine taşınmasında da önemliydi. Bu yolların kesilmesi Ruslara çok önemli bir üstünlük sağlayacaktı. Ermeniler isyanlarını bu yollar üzerinde yoğunlaştırdılar.

YOLLAR 2

Asiler en fazla zararı verebilecekleri bölgelerde yoğunlaşmışlardır. Ermeniler Doğu’da bir çok yerde başkaldırmışlar, ancak Ruslara en çok yararlı olacakları Şebinkarahisar, Urfa ve Van bölgelerinde isyanlarını yoğunlaştırmışlardır.
TELGRAF

1. Dünya Savaşı’nda telgraf hatları her ordu için elzemdi. Merkez Kumandanlığı emirlerini telgraf ile iletirdi. Kumandanlar savaş emirlerini telgraf ile alır, yedek kuvvet ve malzeme isteklerini telgraf ile yaparlardı. Telgraf olmadan geniş cephelerde savaşan orduları düzenli bir şekilde yönetmek mümkün olmayabilirdi. Telgraflı iletişimi bozabilecek herhangi biri, bir orduya telafi edilemez zararlar verebilirdi.

TELGRAF 2

Telgraf hatlarının kesilmesi Ermeni asilerin temel faaliyetlerinden biriydi. Üstelik, önemli isyanların görüldüğü yerler Ermenilerin telgraf hatlarını kolayca kesebilecekleri yerlerdi.

Ermeni asiler tam başarıya nadiren ulaşmışlardır. Osmanlı, asilerin cephe ile olan tüm iletişimi kesmelerine seyirci kalamazdı. Bu nedenle asileri durdurmak için kuvvet gönderildi. Osmanlı askeri güçleri ele geçirdikleri Şebinkarahisar ve Urfa gibi şehirlerden düşmanı uzaklaştırmakta başarılı olmuşlardır. Askerler telgraf hatları boyunca düzenli olarak devriye gezmekte ve asiler tarafından kesilen telleri yenileriyle değiştirmekteydiler. Ancak, bu işin maliyeti çok yüksek olmaktaydı.

Ermeni isyanını bastırmak için sadece Van bölgesinde 6.000’den fazla Osmanlı askerine ihtiyaç duyulmaktaydı ve diğer bölgeler için daha da fazla asker gerekiyordu. Başta Urfa, Şebinkarahisar, Zeytun ve Musadağı olmak üzere her yerde Osmanlı tümenleri bütün güçlerini isyanı bastırmak için kullanmaktaydılar. Doğu Anadolu genelindeki kuvvetlere yolların ve telgraf hatlarının korunması için ihtiyaç duyulmaktaydı. Esasen, bu kuvvetlere cephede ihtiyaç vardı. Bu kuvvetler Ruslarla savaşmak için gerekliydi. Aksine, bu kuvvetler Ermeni asilerle savaşmaktaydı.

Osmanlının Ermenileri katletmek istediğine dair her hangi bir sabit kanıt var mıdır?

Ermeni milliyetçileri bu kanıtı 90 yıldır aramaktadırlar. İngilizler 1. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul’u işgal ettiklerinde hükümet ve arşivlerin kontrolünü ele geçirmişlerdir. İngilizler Osmanlı devlet memurlarının Ermenilerin öldürülmesi için emir verdiğine yönelik kanıtlar aramışlardır. Zor da olsa, sonunda hiçbir şey bulamadıklarını kabul etmişlerdir. Tam tersine, bilindiği üzere Osmanlı hükümetleri Ermenilerin korunmasını öngören bir çok kanun ve emir çıkarmışlardır. Buna karşın Ermeni milliyetçileri gizli emirler olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Fakat bu emirlerin biri bile bulunamamıştır. Geniş bir imparatorlukta kitlesel bir soykırım yapılması için yüzlerce, belki de binlerce emir gerekli olabilir. Bunların bir tanesinin dahi ortaya çıkmamış olmasına inanılabilir mi?

Soykırım için gerekli emirlerin bulunmadığı bir durumda sahte emirler icat edilmiştir. Bunların en bilineni sözde Talat Paşa Telgraflarıdır. Bu telgraf mesajlarının sahte olduğu açıkça görülebilir: İmzaların sahte olduğu kolayca görülebilmektedir; memurların isimleri doğru değildir; olayların iddia edildikleri zamanlarda gerçekleşmiş olmaları imkansızdır; mesajların kayıt numaraları doğru değildir. Bazı yerlerdeki sahtecilik gülünecek düzeydedir, çünkü sahtecilerin akılları karışmıştır. Osmanlı yönetim sistemini anlayamadıklarından dolayı, tarihler ve kayıt numaralarını yanlış yapmışlardır.

Osmanlı Merkezi hükümetinin bir soykırıma kalkıştığı hakkında açık bir kanıt bulunmamaktadır.

TEHCİR

Tehcir Ermenileri katletmek için mi tasarlanmıştır ?

Savaş dönemi nüfus hareketlerini inceleyen nüfus bilimciler Ermenilere olan şeyi bir “sınırdışı edilme” değil “zorunlu göç” olarak adlandırmaktadırlar. Zorunlu göç devlet tarafından göçe zorlanan Ermeniler dahil, bütün toplulukları kapsamaktadır. Ayrıca bu kavram ölüm tehdidi sebebiyle kaçan kişileri de kapsamaktadır.

1 Dünya savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğunda zorunlu göçün bir çok örneği görülmüştür. Gerçekte, devlet tarafından ilk tehcir edilenler Müslümanlardır. Ruslar da sınır bölgelerindeki Müslümanları tehcir etmişlerdir. Bunu, belki de doğru bir şekilde, Müslümanların Osmanlı ile taraf olacağına inandıkları için yapmışlardır. Ruslar, daha sonra Osmanlı’nın Ermenileri tehcir ederken yaptıklarının aynısı yapmışlardır.

Osmanlı belgelerini kullanarak, Prof. Halaçoğlu, tehcir edilen Ermenilerin yaklaşık %80’inin Suriye’ye yaptıkları yolculuğu tamamladıklarını tahmin etmiştir. %20’lik bir kayıp korkunçtur, ancak, savaştan kaçmaya zorlanan Müslüman ve Ermenilerin durumları kadar felakete yakın bir durum değildir. Aynı zamanda diğer zorunlu göçmenlerde vardır ve bunların ölüm oranı %20’nin çok üzerindedir. İlk zorunlu göçmenler Van, Bitlis ve Erzurum illerinden Müslümanlardır. Bunlardan bazıları bilinçli olarak kaçmışlardır, çünkü bir savaş alanında hayatta kalma şanslarının çok az olduğunu kestirmekteydiler. Müslümanların çoğu kaçmıştır, çünkü evlerinde kalırlarsa öldürülebileceklerini bilmekteydiler. Özellikle Van ilinde durum böyleydi. Ruslar Van’ı işgal ettiklerinde, Ermeni köylüler ve Ermeni çeteleri, kasaba ve köylerdeki Müslüman ahaliyi katletmeye başladılar. Bundan kaçan Müslümanlara yolları üzerinde de saldırılar oldu. Kaçanlar genellikle kısa bir süre boyunca sağ kaldılar. Açlık ve hastalıktan öldüler. Savaşın sonunda, Van’ın Müslüman nüfusunun yaklaşık üçte ikisi yok olmuştu.

Ermeni göçmenler de açlık ve hastalıktan ölmüşlerdir. Osmanlı bir süreliğine Rusları geriletip, Van’ı kısa bir süreliğine geri aldığında, Ermeniler Rusya’ya kaçmışlardır. Rusların Van’a kısa bir süre sonra geri dönmelerine rağmen, kaçan Ermenilerin evlerine dönmelerine izin verilmemiştir. Ruslar bu Ermenileri açlık çektikleri Güney Kafkasya’da kalmaya zorlamıştır. Bu insanların ölüm oranı Van Müslümanlarının ölüm oranına eşitti, ancak çektikleri açlığın sebebi Türkler değil, Ruslardı.

Bu soykırım olarak adlandırılabilir mi? Osmanlı tarafından tehcir edilen Ermeniler zarar görmüştür, ancak çoğu Ermeni korunmuştur. Osmanlı tarafından korunamayan Müslüman ve Ermeniler daha fazla zarar görmüş ve en fazla zararı görenler Müslümanlar olmuştur.

ÖLÜM ORANLARI

Ölenler gerçekte kimlerdir?

Bu sorunun cevabı oldukça basittir. 1. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Doğu Anadolu’daki bütün topluluklar zarar görmüş ve üyelerini kaybetmişlerdir.

En kötü zarar görenler Van ilindeki Müslümanlardır. Savaşın sonunda Van’daki Müslümanların üçte ikisi ölmüştür. Savaş sırasında en fazla Müslüman kayıpları Van, Bitlis ve Erzurum illerinde görülmüştür. Bu üç ildeki toplam Müslüman nüfusun %40’ı ölmüştür. Bu illerdeki Ermenilerin ölüm oranı da bu oranla aynıdır.

Bunlar soykırım istatistikleri değildir. Bunlar savaş istatistikleridir. Savaş Osmanlı ve Ruslar arasında, ve bir iç savaş şeklinde Müslümanlar ve Ermeniler arasında gerçekleşmiştir. Ermenilerin savaşı başlattığı doğrudur, ancak gerçekten önemli olan olgu, Müslüman ya da Hristiyan, herkesin zarar görmüş olmasıdır. Çok uzun bir süre boyunca Müslüman ölümleri görmezden gelinmiştir. Doğu Anadolu’da olan şey soykırım değil, bir insani felakettir.

Kime güvenilebilir; Osmanlıya mı, düşmanlarına mı?

Osmanlı hükümet belgeleri soykırım olmadığını göstermektedir. Osmanlı belgeleri yalan mı söylemektedir? Ermenilerle alakalı ve kasten değiştirilmiş bir Osmanlı belgesi bulunmuş mudur? Hayır. Bazı hatalar olabilir, ama kasten yanlış verilen bir bilgi hiçbir zaman bulunamamıştır.

Osmanlı 1. Dünya Savaşı kayıtları gizli hükümet belgeleriydi. Bu kayıtlar propagandacılar tarafından değil, devlet memurları ve subaylar tarafından tutulmuştur. Bu kişilerin yalan söylemek için nedenleri yoktu. Aksine, gerçeği söylemek için her türlü motivasyona sahiptiler. Kazım Özalp, Merkez Kumandanlığına gönderdiği yazıda, Ermeni asilerin sayılarının çok fazla ve çok güçlü olduğunu, bu sebeple bütün bir tümenin dahi Ermeni siperlerini geçemediğini belirtmekteydi. Özalp, üstlerine gerçekçi bir şekilde bilgi aktarmaktaydı. Savaşın sonraki safhalarında, Kazım Karabekir Ermenilerin Erzurum Vilayetinde Türkleri katlettiğini rapor etmiştir. Karabekir de üstlerine gerçekçi bir biçimde bilgi iletmektedir.

Gerçeği söylemeyen Osmanlı ordusu subayları Divan-ı Harbe çıkartılabilirdi. Osmanlı belgeleri güvenilirdir. Osmanlı’nın düşmanlarının yaptığı propaganda dürüst değildir. Bu neden böyleydi? Cevap basittir: Osmanlı belgelerini kaleme alanlar gerçeği anlatmak istemişlerdir. Ermeni ve İttifak ülkelerinin propagandasını yazanlar ise gerçeği anlatmamışlardır.

İngiliz, Amerikan ve Ermeni propagandacıların kayıtlarına bakalım. Bunlar kamuyu İngilizler, Ruslar ve Ermenilerin savaşı kazanması gerektiğine inandırmak için propaganda yapmaktaydılar. Propagandacılar sadece Ermeni ölümleri hakkında yazmaktaydılar. Hiçbir zaman Müslüman ölümlerinden bahsetmemişlerdir. Propagandacılar sahte istatistikleri icat etmişlerdir. Bu istatistikler, gerçekte Müslümanların nüfusun dörtte üçünü oluşturduğu “Ermenistan” olarak adlandırdıkları coğrafyada, Müslümanları bir azınlık olarak göstermeyi amaçlamaktadır. Bu propagandacılar Talat Paşa’nın sahte emirlerini ve Osmanlı valilerinin sahte mektuplarını da icat etmişlerdir. Kaynakları, özellikle ünlü Mavi Kitap’ta, yanlış bir şekilde tanımlamışlardır. Kısacası, yalan söylemişlerdir.

Bunlar araştırılması gereken konulardır. Bu kanıtları dürüstçe ele alacak bir mahkeme olsaydı, bu mahkeme tek bir kararla sonuçlanabilirdi: Osmanlıların Ermenilere soykırım uyguladığını gösteren hiçbir delil yoktur. Bu mahkeme Osmanlıyı belki sadece düzensizlik ve yetersiz planlamadan dolayı suçlu bulabilir, ancak aynı mahkeme İngilizleri, Fransızları, Almanları ve özellikle Rusları da aynı suçlardan suçlu bulmalıdır. Mahkeme, Türkleri ve Kürtleri bireysel bazda Ermenileri öldürmekten suçlu bulabilir, ancak aynı mahkeme Ermenileri de Türklerin ve Kürtlerin cinayetlerinden dolayı suçlu bulmalıdır.

HÜKÜMLER

Bu mahkeme, ayrıca Osmanlı’nın Türkleri Ermenilere karşı işledikleri suçlardan yargılayıp hüküm giydirdiğini de dikkate almalıdır. Bir çok kişi bu şekilde idam edilmiştir. Haritada vilayetlere göre verilen hükümler görülmektedir. Osmanlı suçlu Türkleri yargılamıştır, ama ne Ermeniler ne de Ruslar suçlu Ermenileri yargılamamıştır. Mahkeme Osmanlı’nın doğru olanı yaptığını belirtmelidir. Osmanlı en azından suçluları cezalandırmaya çalışmıştır. Ermeniler ve Ruslar bunu yapmamıştır.

Son kararını verirken mahkeme Türkler ve Ermeniler arasında yaşananların savaş sırasında meydana geldiğini de belirtmelidir, ki savaşlarda korkunç şeyler olmaktadır. Mahkeme bir Ermeni soykırımı olmadığını belirtmelidir. Adil bir mahkeme, dürüst bir mahkeme, Türkleri soykırımdan kesinlikle masum bulacaktır.

Tabii ki hiçbir mahkeme Ermeni Sorununu adilce yargılayamaz. İnsan haklarına inananlar, konuşma özgürlüğünün yargıçlar ve politikacıların elerine bırakılmaması gerektiğinin uzun bir süredir farkındadırlar. 200 yıldan fazla bir süre önce Amerikan Temel Haklar Bildirgesi ve Fransızların İnsan ve Vatandaş Hakları Deklarasyonu kendini ifade etme hakkını temel ve ayrılmaz bir hak olarak ilan etmiştir. Halihazırda gördüğümüz üzere, İsviçre Anayasası, en azından teoride bile olsa, bu özgürlüğü garantilemektedir. Fransa’da parlamento sözde Ermeni soykırımını reddedenleri hapse attırmak için çabalamaktadır. Bazıları Avrupa Birliği’nin de aynı şeyi yapmasını önermektedir.

BEYANNAME

Ancak, Fransa ve AB’nin tamamı Temel Haklar Beyannamesi ile yönetilmektedir. Bu Beyanname “kamu otoritesi”nin, yani hükümetin, ifade özgürlüğüne müdahale edemeyeceğini belirtmektedir.

Ermeni soykırımını bir suç olarak ilan ederek ve haklarını kullananları cezalandırarak, İsviçreli ve Fransız kanun koyucular kendilerinin en temel prensiplerini reddetmektedirler. Neden böyle yapmaktadırlar?

Bir çok kişinin belirttiğine göre İsviçre ve AB’nde konuşma özgürlüğüne yapılan bu saldırıların arkasında oy kapmaya yönelik siyaset vardır. Amerika’da olduğu gibi, Ermeniler Avrupa’da da siyasette aktiftirler. Oy potansiyelleri ve seçim kampanyalarına yaptıkları maddi destekler şüphesiz siyasetçileri etki altında bırakmaktadır. Ama, Türklere parlamentolarda ve mahkemelerde adil olmayan bir biçimde davranılmasının temel nedeni bu değildir.

Temel neden önyargıdır. Önyargı düşüncesizce, yaygın olarak ve farkına varılmadan yapılmaktadır. Bu önyargı o kadar uzun süredir varlığını sürdürmektedir ki, Amerikalılar ve Avrupalılar, mantıksızca, sadece Türklerin suçlu olması gerektiğini düşünmektedirler. Önyargının kökleri Orta Çağ’ın dini bağnazlığına kadar uzanmaktadır. Bu önyargı 1. Dünya Savaşı sırasında propaganda ile beslenmiştir. Bu zamanlarda Amerikalılar ve Avrupalılar Türk karşıtı ve Ermeni yanlısı propaganda dışında hiçbir şey görmemişlerdir. Bu insanlar 70 yılı aşkın bir süredir gazetelerinden ve okuldaki ders kitaplarından sadece Türklerin suçlu olduğunu okumaktadırlar. İnsanların günümüzde bile Türklerin suçlu olduklarına inanmasına şaşırmamak gerekir. Babaları, dedeleri, dedelerinin babaları gerçeğin bu olduğuna inanmıştır, bu nedenle söylenenler doğru olmalıdır.

Bu önyargı nasıl izah edilebilir? Bu bir konuya tüm açılardan bakmayı reddetmektir. Esasen, Türklerin suçlu olduğunu ilan ederek, bu konuyu incelemeyi tamamen reddetmektir. Bu önyargı mantıklı değildir, tamamen duygusaldır.

2005 yazında, Ermeni Sorunu ile ilgili bir dizi konferansta konuşmak üzere Avrupa Parlamentosu’na davet edildim. Parlamentoya ulaştığımda, kapıda durduruldum ve Parlamentoya girişimin Parlamento başkanı tarafından yasaklandığı anlatıldı. Elime, Ermenilere hakaret sayılabileceği gerekçesiyle Parlamentoda konuşma yapmama izin verilmeyeceğini bildiren bir mektup tutuşturuldu. Konuşma özgürlüğüne inanan bazı siyasi grupların müdahalesiyle, nihayetinde Parlamentoya girmeme izin verildi.

Toplantı pek de hoş değildi. Ben Ermeni Sorununun gerçeklerini tartışmak üzere hazırlık yapmıştım, fakat toplantı ilerledikçe tartışılan şeyin benim kişiliğim olduğu ortaya çıktı Benim Türkiye Hükümetinin paralı bir aracı olduğum iddia edildi ve Yahudi Soykırımını reddedenlere benzetildim. Hiçbiri doğru olmayan bu iddiaların yanlışlıklarını delillerle kanıtladım, ancak değişen bir şey olmadı. Sonunda, tarihi gerçeklere sıkıca tutunma çabamdan vazgeçtim ve beni suçladıkça yüzü kızaran ve sesi tizleşen en ateşli saldırganım olan adama, yazdığım herhangi bir şeyi okuyup okumadığını sordum. “Hayır”, dedi, “ama senin nasıl birisi olduğunu bilirim.”

Önyargı budur. Çalışmalarımdan hiçbirini okumamıştır, ancak onlardan nefret ettiğini bilmektedir. Çok açıkça görülmekteydi ki, benden de nefret etmekteydi.

Önyargı İsviçre mahkemesine de ulaşmıştır. İsviçreli yargıcın siyasi güdüleri olduğundan şüphelenmekteyim. Bununla birlikte, Osmanlı tarihi hakkındaki bilgisinden de şüphe etmekteyim. Yine de, bilgi eksikliğine rağmen, Türklerin suçlu olduğu kararını vermiştir. Önyargı budur. Türklere yakın olup olmadığımı sormak bu yargıç için neden önemliydi? Bunun tek cevabı, Türkler için konuşan bir kişi ne derse desin, yargıcın onu güvenilmez olarak değerlendirmesi olabilir. Önyargı budur.

Televizyon kanalları Ermeniler tarafından desteklenen veya yapılan bir çok program göstermekte, fakat Türk tarafının lehinde herhangi bir program göstermeye yanaşmamaktadırlar. Önyargı budur.

Ermeniler kendi görüşlerini öne sürdüklerinde, bunlar sorgulanmadan kabul edilmektedir. Türkler konuşmaya başladığında duymazdan gelinmektedir. Önyargı budur.

Önyargı, Türklerin ve Ermeni milliyetçilerinin faaliyetlerinin tamamıyla anlaşılamadığı anlamına gelmektedir. Türkler son zamanlarda Orhan Pamuk’a yapılanlar ve 301 sayılı kanundan kaynaklanan bazı faaliyetlerinden dolayı (belirtmek isterim ki 301 gerçektende yürürlükten kalkması gereken kötü bir kanundur) Avrupa ve Amerika basınının saldırılarına maruz kalmışlardır. Türklerin hataları olmuştur, ancak Türklerin ve Ermeni milliyetçilerinin kayıtlarının önyargısız bir bakış açısıyla incelenmesi Türklerin genellikle ılımlı ve bilimsel bir duruşa sahip olduklarını göstermektedir:

* Bazı Türkler, kendilerinin kötü bir şey yaptığını tamamen reddetmektedir. Ilımlı Türkler (büyük çoğunluk) savaş zamanı kimsenin tam anlamıyla masum olmadığını kabul etmektedirler. Ilımlı bir Ermeni görüşü henüz hiç görülmemiştir. Nadiren de olsa bazen, Ermeni milliyetçileri, hatanın Ermenilerde olduğunu kabul etmektedirler.
* Türkler arşivlerinin çoğunu açmışlardır ve arşivlerin tamamının açılması için çalışmalarını sürdürmektedirler. Ermeni arşivlerine erişim yoktur.
* Taner Akçam’ın kitapları Ankara ve İstanbul’da kitapçılarda satılmaktadır. Benim yazdığım kitapları Erivan’da bulabileceğinizi sanmıyorum.
* Türkler, Ermeni-Türk Sorunlarını tarihçilerden oluşan bir komisyonun araştırmasını istemişlerdir. Ermeniler bunu reddetmiştir.
* Ermeni akademisyenler akademik tartışmaya girmeyeceklerdir. Yaygın seyredilen bir Amerikan televizyon kanalı Ermeni yanlısı akademisyenleri tartışmaya davet ettiğinde, zorlama katılımlarını, eğer katılmazlarsa ileride bir Ermeni soykırımı programını göstermeyecekleri tehdidi ile sağlamışlardır. Daha sonra Ermenilerin siyasi baskısı, Amerika’daki televizyon kanallarının yarısını bu tartışma programını yayınlamamaya zorlamıştır
* Ermeniler kendileriyle aynı görüşte olmayan akademisyenlere karşı Avrupa ve Amerika’da kampanyalar başlatmışlardır. Türkler böyle bir şeyi hiç yapmamışlardır. Hatta, Türk üniversitelerinde Ermeni soykırımı olduğunu iddia eden profesörler vardır.
* Ermeni milliyetçileri tüm siyasi güçlerini tartışma ortamını sonsuza dek yok edecek kanunlar geçirtmek için kullanmışlardır. Kendileriyle açıkça aynı fikirde olmayanları hapse atabileceklerdir.

Konuşma özgürlüğünü reddettirmek için çok çalışanlar kimlerdir? Türkler değil. Akademik tartışmayı kim reddetmektedir? Türkler değil. Avrupa ve Amerikan gazeteleri bu haberleri neden yayınlamamaktadır? Neden Türkler doğruları yaptıkları için yerilmektedirler? Neden gerçeği ortaya çıkarmak için Türklerin gösterdiği çabalar hakkında sadece kötü şeyler yazılmıştır? Tüm bunların nedeni önyargıdır.

Ermeni Sorunu sadece basit bir tarihsel anlaşmazlık değildir. Önyargıdır. Ermeni Sorununun ne olduğunu açıkça telaffuz etmenin zamanı gelmiştir. Özgürlüğe inananların İsviçre ve Avrupa Birliği’ne kendi koydukları yasalara saygı göstermeleri gerektiği çağrısını yapmalarının zamanı gelmiştir.

AYRIMCILIK

Avrupalılar ve Amerikalılara sadece Ermeni milliyetçilerini dinleyip Türkleri dinlemeyi reddetmelerinin kendi temel prensiplerinin ihlali olduğu anlatılmalıdır. Bu davranışla Türklere karşı ayrımcılık yapmaktadırlar.

Önyargı karşısında hepimiz çok sessiz ve çok nazik davrandık. Avrupa Parlamentosu’ndaki adam benim çalışmalarım hakkında hiçbir şey bilmediği halde benden nefret ettiğini gösterdiğinde, ona önyargılı olduğunu söylemeliydim. Tarih hakkında çok az şey bilen, akademisyenleri hapsetme kararı alan İsviçreli ve Fransız kanun yapıcılar, önyargılı olarak tanıtılmalıydı. Akademisyenler sadece Ermeni milliyetçilerin sözlerini kabul ederek soykırım üzerine kitaplar yazdıklarında, bunlar da önyargılı olarak adlandırılmalıydı.

Eğer gerçekler bir gün bilinecekse, bu önyargı bilinmeli ve buna karşı çıkılmalıdır. Doğru tarihi anlatmak isteyenler, doğru tarihin duyurulmasını engelleyen önyargıya saldırmak zorundadırlar.

Kendi önyargıları ortaya çıktığında, parlamentoların ve yargıçların iyi tepkiler verebileceklerini size söyleyemiyorum. Öfkeli olacaklardır. Ama, içlerinden bazıları dinleyecektir. Önyargının özelliklerinden birisi de, önyargılı olanların, önyargılı olduklarının farkında olmamalarıdır. Eğer kendilerine anlatılmazsa, önyargılı olduklarını nasıl bilebileceklerdir?

Justin McCarthy

[1] Frank Chalk ve Kurt Jonassohn (Soykırım Tarihi ve Sosyolojisi,1990), http://www.isg-iags.org/references/def_genocide.html web sayfasında bahsedilmiştir.

(resmi siteden alındığı şekliyle)

2 yorum var “Ermeni Meselesi : Gerçekler ve Yansımalar”

Yorum Yaz
  1. bencede öle gerizekalılar işte

  2. ermeni meselesi konusunda suçlu olarak büyük devletrigörüyorum .Bu devletler kendi çıkarları için hem bizi hemde ermenileri kullandılar ve kullanıyorlar

Bir cevap yazın

Doğrulama Kodu (Aşağıdaki işlemin doğruluğunu sağlayınız) *